
Beş gündür Viyana’dayım ama henüz kendi yerime taşınamadım. Otellere para bayılmaktansa tabi ki hayat kurtaran couchsurfing’e başvurdum. Şimdiye kadar couchsurfing’de yalnızca ev sahipliği yapmışken artık misafir durumuna geçtim. Başta biraz sıkıcı daha doğrusu gergin olucağını düşünsem de gün geçtikçe maceralar art arda gelmeye başladı. Önce bir kuantum fizikçisi, ardından gündüzleri tren işletmelerinde elektronik bilmemnesi olarak çalışan geceleri de Dj’lik yapan Lukas, ardından devamlı votka içip zırıl zırıl ağlayan teenager Angela, ve arkasından asıl bomba Martin.
Martin dün beni arayıp “biz arkadaşın terasında bir partideyiz, istersen sen de gel burdan bize geçeriz” dediğinde gayet sıradan bir parti olucağını sanıyordum. Tabi viyana devlet tiyatrosu -yada artık ismi her neyse- oyuncuları yönetmenleri ve tiyatro eleştirmenleriyle viyananın en lüks semtinde bir partide takılıcağımı tahmin etmiyordum. Burdaki her köşe başını kapan türklerden bıkmalarına rağmen bir kaç dakika içinde ortak bir paydada buluşunca sorun ortadan kalkıyor, tabi bir de şu an üzerinde çalıştığım CO2 emisyonu, zartı zurtu meselesi var, sanatçı ruhlu adama iki bilimsel verince kendinden geçiyormuş. Neyse asıl olay Martin’in beni dün geceki prömiyere davet etmesi, ben gayet sıradan bir tiyatro deneyimi yaşıyacağımı sanırken (ki normalde de tiyatroyla haşır neşir olan bir insan değilim), Martin’in baş rol oyuncusu olduğunu ve franz kafkanın gayet sürreal bir hikayesinin en alışılmadık şekilde sahneleneceğini bilmiyordum. Zaten tiyatroyla aramda bir mesafe var, üzerine oyun almanca ve sürreal. Ama sonuç hiç beklediğim gibi olmadı, Viyananın gettosu sayılabilecek bir bölgede eski bir fabrikanın içinde hayatımın en ilginç deneyimlerinden birini yaşadım. Oyunu anlatabileceğimi pek sanmıyorum ama, klasik oyunlardan farklı olarak, olay videoda görebileceğiniz masaların hemen yanı başında gerçekleşiyor. Tiyatroya girer girmez, karanlıkta süper lüks bir restorana girmişçesine karşılanıp, sandalyenize oturtuluyorsunuz, önünüzde kireçle kaplanmış bir yemek takımı, garson size kalın bir menü sunuyor ama menünün içi boş, garsonla diyalogumuzda oldukça komikti ama o apayrı bir yazının konusu. Neyse videoya göz atabilirsiniz yukarda.
Ben oyun sonrası eve dönüp bugün için hazırlık yaparım diye umarken sabah 6ya kadar süren enfes bir partinin içinde buldum kendimi, beraber kaldığım çocuğun viyana’nın en popüler genç aktörlerinden biri olması, ama sabah kalkınca “aşağıda türk marketleri var bi sucuk alıp sucuklu yumurta mı yapsak ya, bi de çay demleriz” önerileriyle gelmesi. Zaten inanılmaz olan Viyana deneyimini iyice çığrından çıkardı.
Almancama güveniyorum derseniz buyrun. Ayrıca viyana’ya gelmeden önce “abi adamlar nefret ediyor türklerden, en ufak açığında seni bitiricekler” tarzı sapık bir düşünce tarzına sahip arkadaşlarıma selam ediyor, gözlerinden öpüyor kendilerine Earl Hickey’in naçizane “if you do good things good things happen, if you do bad things bad things happen” mottosunu öneriyorum. Bir de “sen orda napıyosun lan şerefsiz” diyenlere, ben şunu yapıyorum.